Van Depremi’ne farklı bir bakış
Deprem sonrası gittiğim Van’da kaldığım bir haftalık sürede bir multimedya projesi üzerinde çalıştım. Depremzedelerin ”canlarından sonra” enkazlardan ilk çıkardıkları üzerine projelendirilen çalışma, depremden en çok etkilenen Van’ın köylerinde köylülerle yapılan ”tek karelik” fotoğraflar ve kısa ses kayıtlarından oluşuyor. Bir haftalık bir post-procution’ın ardından ilk olarak Vimeo’dan yayınladığım multimedyayı buradan da izleyebilirsiniz.
Cep telefonu fotoğrafıyla büyük ödülü aldı
İphone uygulaması Hipstamatic, Damon Winter’a en prestijli fotoğraf ödüllerinden birini kazandırdı

New York Times’ın Pulitzerli foto muhabiri Damon Winter, iphone’un en popüler ”application”larından Hipstamatic ile Afganistan’da çektiği fotoğraflarla dünyanın en önemli fotoğraf yarışmalarından olan Picture of the Year International’da (POYI) ücüncülük ödülü aldı. Bu, basın tarihine de bir ilk olarak geçti.
Dijital çağın getirdiği yenilikler basın sektöründe pek çok dönüşümü de beraberinde getiriyor.. Damon Winter da Poytner’da katıldığı söyleşide yapılan eleştirilere cevap vermiş.
Görsel medya açısından bir ilk olan ve beraberinde pek çok değişikliği de getireceğini düşündüğüm Winter’ın Hipstamatic macerasını Anadolu Ajansı için yazdım. Pek çok gazetede de yer alan haberi aşağıda detayları ile görebilirsiniz.
Afganistan’da Amerikan askerlerini çekti
ABD’nin Afganistan’daki operasyonlarını izlemek üzere gazetesi New York Times tarafından görevlendirilen Pulitzer ödülü sahibi foto muhabiri Damon Winter, akıllı telefonlara yüklenen popüler fotoğraf programı “Hipstamatic” ile çektiği fotoğraflarla “Pictures of the Year” (Yılın Fotoğrafları) yarışmasında ödül aldı.
Dünya basın tarihinde böylece ilk kez bir cep telefonu aracılığıyla çekilen fotoğraflar uluslararası alanda saygın bir yarışmada ödül alırken, ABD basın camiasında bu durum tartışmalara da neden oldu.
Bazı basın kuruluşları ve dernekleri, akıllı cep telefonu modeli iPhone’a yüklenen “Hipstamatic” programının farklı fotoğraf filtrelerini kullanarak yarattığı karelerin gerçek renkleri yansıtmadığını ve “fotoğraf” olarak değerlendirilemeyeceğini savundu.

Dünyanın en saygın gazeteleri arasında gösterilen New York Times’ta da yayımlanan savaş fotoğraflarının “basın fotoğrafçılığının geleceği” açısından soru işaretleri yarattığı görüşü dile getirildi.
Foto muhabiri Winter ise Poytner Enstitüsünde katıldığı bir programda kendini savundu. Winter, yarışmada üçüncülük kazanan fotoğraflarıyla ilgili olarak, “Afganistan’da savaşan Amerikan askerleri sürekli cep telefonlarıyla birbirini çekiyorlar. Ben de onların yaptığını biraz daha fotoğrafçı gözüyle belgeselleştirmek istedim. Bu program sayesinde fotoğraflarda bazı detayları yakalamamın daha etkili olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
“Birincilik ödülü alan fotoğrafın da siyah-beyaz bir kare olduğunu” kaydeden Winter, “Biz dünyayı siyah-beyaz görmüyoruz. Üstelik alan derinliği çok yüzeysel tutulmuş ve bu sayede ana konuya odaklanma sağlanmış. Biz dünyayı böyle de görmüyoruz. 1.2 diyafram ile çekilmiş bir fotoğraf. İnsanlar dünyayı 1.2′lik bir lensin sağladığı şekilde görmüyorlar. Bu durumda birincilik kazanan fotoğrafa da gerçek dememiz mümkün değil” dedi.
Afganistan’da bulunduğu sırada cep telefonunun bazı yerlerde çekmediğini, bu yüzden “Hipstamatic”in güncellemelerini yükleyemediğini kaydeden Winter, bu duruma üzüldüğünü, çünkü güncellemeleri yüklese daha farklı filtrelerin kullanıldığı fotoğraflar elde etme şansı doğacağını belirtti.
Winter : ”Plastik fotoğraf makineleri bile kullanıyorlar”
Yarışmada ödül kazandıktan sonra bir televizyon programına da katılan Winter, foto muhabirliğinin artık 1990′lar ve 2000′li yılların başındaki şekliyle yapılamayacağını savundu.
Gazetelerin ve haber ajanslarının klasik fotoğraf anlayışı yerine dijital gazeteciliğe uygun, geleceğe dönük yeni projeleri uygulamaya koyduklarını ifade eden Winter, foto muhabirlerinin de entelektüel birikimleri ve edindikleri bilgiler ışığında kendi tarzlarını yarattığını söyledi.
Winter, gazetesi adına pek çok savaşa gittiğinin altını çizerek, bazı ünlü fotoğrafçıların plastik fotoğraf makineleri kullandığına bile şahit olduğunu belirtti. Yaptıkları işi görsel bir hikaye anlatma şeklinde değerlendiren Winter, yeni medya çağında bunu farklı araçlar kullanarak yapmanın mümkün olduğuna işaret etti.
Hipstamatic’i 2 milyon kişi kullanıyor

iPhone telefonlarının kamerasını kullanarak farklı renklerde ve efektlerde fotoğraflar ortaya çıkaran Hipstamatic programı, aslında 1980′li yıllarda üretilen ve piyasaya sürülen, ancak 200 adetten fazla satamayan plastik bir fotoğraf makinesinin akıllı telefonlara yönelik uygulaması olarak ortaya çıkarıldı.
Orijinalinin aksine, telefon kullanıcıları tarafından çok tutulan ve bugüne kadar iki milyonu aşkın kişinin yüklediği program, günümüzde hayli popüler hale geldi.
Portre : Bill Cunningham, The New York Times
Magazin fotoğrafçılığının yaşayan efsanesi Cunningham, 83 yaşında hala görev başında !

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un bir başka ödül daha aldığı geceyi takip etmek için dün Manhattan’daki dünyaca ünlü restorant Cipriani’deydim. Pamuk’u beklerken, gazeteci arkadaşım Kahraman Halisçelik’in uyarısıyla bizdeki tabiriyle magazin ya da cemiyet fotoğrafçılığının, ABD’deki ismiyle street photography/sokak fotoğrafçılığının yaşayan efsanesi Bill Cunningham’ı gördüm.
50 yıldan fazla bir süredir New York sokaklarını, davetleri, törenleri izleyen ve fotoğraflayan, buna rağmen iş hırsı ve disiplininden hiçbir şey kaybetmeyen Cunningham, elinde kendinden flaşlı bir Nikon ve üzerinde 24 mm lensi ile Cipriani’deki gecede yine heyecanla davetlileri fotoğraflıyordu. Kahraman’la sohbet için yanına yaklaştığımızda, “Çalışıyorum gençler” diyerek bizi terslemesi de iş disiplininin bir göstergesi.
Size, Harvard Üniversitesi’ni 1. sınıftan terk eden, paparazzi’lik terimini yaratan Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmi daha çekilmeden sokaklarda paparazzilik yapan, fotoğrafçılıktan önce Manhattan’da kendi yaptığı şapkaları satan bir dükkanı olan, kadın şıklığına aşırı merakından fotoğraf çekmeye başlayan ve hala dinç bir şekilde işine devam eden New York Times’ın 50 yıllık markası Bill Cunningham’dan bahsedeceğim.
Bill Cunningham, The New York Times ve markalaşma
New York Times’ı 20. yüzyılın başlarından itibaren dünyanın en önemli medya markası yapan, bu sıfatını 21. yüzyıldaki yeni medya düzeninde de devam ettirmesini sağlayan özelliklerden birisi de Cunningham gibi isimleri ”bir değer” olarak öne çıkarması. ABD’de, medya organlarının kendi içinde markalar yaratması, dijital çağla birlikte ortaya çıkan yeni medyada, pazarlamanın püf noktası haline geldi. 
Konuyla ilgisi ne derseniz, geçenlerde nytimes.com’da Bill Cunningham’a ayırdıkları sayfayı incelerken bunları düşündüm. Dün akşam, Cunningham’ı iş başında görünce bunun ne kadar doğru olduğuna bir kez daha karar verdim. Cunningham davetliler arasında, sanki bir gazeteci değil de bir ünlü kadar ilgi görüyordu. Times, sadece bir gazete yaratmıyor, aynı zamanda bir markayı pazarlamanın yöntemlerini muhabirlerinden editörlerine, web sitesinden, ipad-iphone applicationlarına, Manhattan’daki ”cool” binasından, sokak reklamlarına pek çok şekliyle bize gösteriyor.
NY Times konusuna, web sitesi ve multimedyada yaptığı devrim ve bir fenomen olmayı başarması noktasında yakından tanık olan bir kişi olarak, başka bir yazıda tekrar değineceğim.
Şık giyinen kadınlara olan ilgisi fotoğrafçılığa başlattı
Times’ın efsanelerinden birisi olan Bill Cunningham’a dönersek, 1928 doğumlu fotoğrafçı, 50 yıldır çalıştığı Times’a verdiği bir röportajında fotoğrafçılığa kadın kıyafetlerine ve güzel kadınlara olan ilgisinden dolayı başladığını söylüyor.
40′lı yıllarda, Manhattan’da kendi ürettiği şapkaları satan bir dükkan açan Cunningham, ilk olarak Chicago Tribune’un New York ofisinde yazar olarak işe başlıyor. Daha çok New York gece hayatı ve davetler üzerine yazan Bill Cunningham, daha sonra NY Times’a geçiyor. Cunningham Times’da çalışırken, Manhattan sokaklarında ünlü ya da sıradan şık giyinen kadınları çekmeye başlıyor.
Ve birgün, sokakta çektiği Greta Garbo fotoğrafı gazetede editörlerin ilgisini çekince, ilk kez ”kişinin izni olmadan çekilen bir fotoğraf” gazetede yayınlanıyor. Yani ilk paparazzi fotoğrafı yayınlanıyor. Günümüzde, gazetelerden dergilere, internet sitelerinden televizyon kanallarına pek çok medyada rastladığımız paparazziliğin ilk örneklerinin -her ne kadar bunu ucuz paparazzi dergileri gibi sunmasa da- Cunningham’ın objektifinden New York Times’da yayınlanmaya başladığını söyleyebiliriz.
50 yıl Carnegie Hall’de bir odada yaşadı
Yıllar içinde Times’daki fotoğraflarıyle ünlenen Cunningham, Manhattan’da işlere bisikleti ve üzerine giydiği mavi ceketi ile gidiyor. Sıradan bir fotoğrafçıdan çok antropolojist (insan bilimcisi) olarak anılan Cunningham, kimsede olmayan New York’un 60 yıllık moda arşivine sahip. Belki de elindeki arşiv, yıllar içinde moda anlayışının nereden nereye geldiğini gösteren en geniş kaynak niteliğinde. Gündüzleri bisikletiyle Manhattan’da sıradan insanları fotoğraflayan Cunningham, akşamları da şehrin en gözde mekanlarındaki davetlerde flaşını patlatıyor ve her ikisi de ayrı ayrı New York Times’da kendisine ait köşede yayınlanıyor.
Cunningham’ı sıradışı kılan özelliklerden bir tanesi de 60 yıla yakın bir süre şehrin en önemli gösteri merkezi olan Carnegie Hall’da bulunan küçük bir odada yaşaması. Kendisine ait banyosu bile olmayan odayı hem stüdyo hem de yaşam alanı olarak kullanan Cunningham, geçtiğimiz yıllarda buradan ayrılarak şehrin en güzel yerlerinden birinde kendisine tahsis edilen daha geniş bir eve çıktı. Ünlü fotoğrafçı, billcunninghamnewyork.com isimli sitesinde yaptığı işi şöyle tanımlıyor : ”50 yıldır New York’ta İnsanların giyim şeklini belgeliyorum. Aslında yaptığım, New York’un kendi belgeseli.”
Southampton’ın yeni uygulaması ve spor foto muhabirliğinin geleceği
Ünlü İngiliz futbol kulübü Southampton, kendi sahasında oynayacağı maçlarda saha içinde fotoğraf çekimini bundan sonra sadece kulübün profesyonel fotoğrafçılarının yapacağını ve hiçbir ulusal ve yerel gazete ile ajansın foto muhabirine akreditasyon verilmeyeceğini açıkladı.
Bir aydır uygulamada olan sisteme pek çok yerel ve ulusal gazete itiraz ederken, İngiliz kulubü, maçlardan fotoğraf kullanmak isteyen basın kuruluşlarının fotoğrafları belli bir ücret karşılığında kulüp sitesinden alabileceğini açıkladı.
”Dünyada bir ilk” olan yeni düzenleme, aslında uzun süredir dilden dile dolaşan ancak spor kulüplerinin gelecek tepkilerden çekindiği için uygulamaya geçiremediği bir sistem. Southampton, bu tepkileri göğüsleyerek gazetelerin foto muhabirlerine akreditasyon vermeyeceğini duyurdu ve beklendiği gibi pek çok medya kuruluşu ile foto muhabiri bu sisteme ”basın özgürlüğü” adına itiraz etti. Kulübün öne sürdüğü ”ticari hakları koruma” açıklaması ise bizlere her ne kadar ters gelse de, onlar için -aynı broadcasting’de (tv yayıncılığı) olduğu gibi- yeni gelir kapıları anlamına geliyor.
İngiliz kulübünün uygulamasını, spor basınını görsel açıdan bekleyen yeni sistemin ayak sesleri olarak görüyorum. Daha genel bir perspektiften bakarak, spor camiasını çok da uzak sayılmayacak bir gelecekte nelerin beklediğini anlatmaya çalışacağım :
Bu sistemin benzeri -tam böyle olmasa da – Amerika’da yıllardır uygulanıyor ve önümüzdeki 5 yılda pek çok spor dalında broadcasting’deki gibi hayata geçirilmesi kaçınılmaz görünüyor.
Foto muhabirleri ve basın sektörü olarak biz bunu ”basın özgürlüğüne karşı bir uygulama” olarak görsek de, olaya yeni dünya düzeninde spor kulüpleri açısından bakarsak, onlar, yeni gelir kaynakları elde etmenin yöntemlerini arıyorlar.
Amerika’da NBA, NFL (Amerikan Futbol Ligi), NCAA (Kolej Basketbol Ligi), MBL (Beyzbol Ligi) gibi spor ligleri, sözleşmelerle fotoğraf haklarını ajanslara ciddi ücretler karşılığında veriyor. Ajanslara profesyonel fotoğrafların çekimi ve yayına hazırlanması karşılığında para veren ligler, bu fotoğrafların tüm ticari haklarını kendisi alıyor ve web siteleri üzerinden fan’larına satıyor. Karşılaşmalara, sınırlı sayıda basın mensubu sadece editoryal amaçlı, yani ”haber amaçlı olarak gazete ya da dergide yayınlanması” şartıyla akredite ediliyor. Amerika’daki bu sistemi, bizzat kendim NBA takip eden sınırlı sayıdaki foto muhabiri arasında bulunduğum için yakından biliyorum : Karşılaşmalara akredite edilen basın kuruluşları (ya da foto muhabirleri), kendilerine akreditasyon yazısıyla birlikte gönderilen açıklamada fotoğrafları sadece editoryal olarak kullanmaları gerektiği konusunda bilgilendiriliyorlar. Basın mensuplarına sadece belirli yerlerden fotoğraf almasına izin veriliyor. Bunun dışında, ligin resmi fotoğraf ajansı, karşılaşmayı önemine göre 4-5 fotoğrafçıyla ve bir kısmı da uzaktan kumandalı kameralar ile 8-10 açıdan fotoğraflıyor. Bu fotoğraflar, takımların web sitelerinde, store’larda veya benzeri ticari alanlarda hediyelik ve hatıra ürünü olarak çeşitli pazarlama yöntemleri ile satılıyor ve kulüpler fotoğrafların kullanıldığı bu ürünlerden ciddi gelir kaynakları elde ediyorlar.
Benzer tartışmalar, 2008 Olimpiyatları için Çin’de bulunduğum sırada da foto muhabirleri arasında konuşulmuş, 2012 oyunlarında resmi yarışmalardan fotoğraf dağıtımının tek bir fotoğraf ajansı ya da ihaleye katılacak belirli sayıdaki fotoğraf ajansı aracılığıyla dünya medyasına verilebileceği düşünülmüştü. Küreselleşme ve dijital teknolojilerin gelişmesi her sektörde olduğu gibi spor dünyasına da beraberinde yeni pazarlama teknikleri ve gelir kapıları getirirken, yeni dünya düzeni bazı sektörleri biraz fazla etkiliyor. Bunlardan biri de bu kez spor basını ve foto muhabirleri olacak gibi.
1990′lı yıllara kadar ”bedava” izlediğimiz lig karşılaşmaları, özel televizyonların, kablolu yayınların çıkmasıyla birlikte ücretlendirilirken yayın ihaleleri yıllar içinde kulüplerin en büyük gelir kapısı haline geldi. Artık, saha içine, saha kenarına sadece yayıncı kuruluş girebilirken, karşılaşmalarının özetini bile tek kanaldan izleyebiliyoruz. 15 yılda televizyonda gelinen nokta bu. ”Özel televizyonlar” nasıl broadcasting’de yeni bir sayfa açtıysa, internet de yazılı basında yeni bir dönem başlatıyor. İnternetin hayatımızın bir parçası haline gelmesi, fotoğrafın dijitale geçmesi, medyayı pek çok alanda dönüştürürken diğer kuruluş ve organizasyonları da etkiliyor. Onlar da kendilerine yeni gelir kapıları açmanın peşindeler. İngiliz kulübü Southampton’ın basın kuruluşlarına verdiği foto muhabiri akreditasyonunu sonlandırması da aslında detaylı incelendiğinde bu durumla ilgili. Spor karşılaşmaları, ticari meta haline dönüşürken, ”basın özgürlüğü”nün sınırları da 2010′lu yıllarda dünyada ve tabiki Türkiye’de tekrar belirlenecek gibi gözüküyor.
Tolga Adanalı
IPad kullanıcıları için ”En iyi 10 Fotoğraf Dergisi”
Amerikan Ulusal Basın Fotoğrafçıları Derneği, IPad kullanıcılarının yüklemeleri için ”En iyi 10 Fotoğraf Dergisi” programını (application) listeledi..
IPad gibi tablet bilgisayarların ve Blackburry, Iphone gibi smarthphone’ların da hayatımıza girmesiyle önümüzdeki beş yılda reklam geliri dengeleri değişeceği için etkinliği daha da azalacak ”print medya”da yayıncılar dijital ortamdaki yatırımlarını artırıyor. Bu tabiki fotoğraf dergilerini de etkiliyor. ABD’de pek çok fotoğraf dergisi IPad gibi tablet bilgisayarlar için application’larını kullanıcıların hizmetine sunuyor.
Benim de üyesi olduğum Amerikan Ulusal Basın Fotoğrafçıları Derneği, ”IPad için indirilebilecek en iyi 10 fotoğraf dergisi” listesi yayınladı.

IPad kullanan fotoğraf tutkunları için listeyi aşağıda yayınlıyorum :
1. POPULAR PHOTOGRAPHY + : Popular Photography dergisinin yeni dijital versiyonu. Print versiyonunundaki içeriğin aynısı IPad versiyonunda yer alıyor.
$2.99
2. DIGITAL PHOTOGRAPHER MAGAZINE : 2002′den beri aylık olarak gazete bayilerinde yer alan dergi, okuyucularına başlıca ve pratik fotoğraf çekme yöntemleri hakkında bilgi veriyor. Son teknolojik haberleri de bu dergide bulabilirsiniz.
$1.99
3. DIGITAL CAMERA ESSENTIALS MAGAZINE : İngiltere’nin en önemli fotoğraf rehberlerinden biri. Fotoğraf malzemesi alışverişi rehberiniz niteliğinde.
$1.99
4.ADVANCED PHOTOSHOP MAGAZINE : Benim de favori dergilerim arasında bulunan ileri photoshop meraklılarının dergisi. Dergide röportajlar, dikkat çekici tutorial’lar, uzman dijital fotoğrafçılar için ”bir terzi” inceliğinde çalışma yöntemleri yer alıyor.
$1.99
5. INTERVIEW MAGAZINE : Moda fotoğrafçılarının dikkatine.
ÜCRETSIZ
6. V MAGAZINE : Bir diğer favori dergilerimden. Bu ayki sayısında moda dünyasının en önemli fotoğrafçılarından Mario Testino’nun fotoğrafları kapağı süslüyor.
$0.99
7. LATITUDE MAGAZINE : Dergi, dünyanın bir günlük tarihi kaydını içeriyor. 20 Mart 2010′da, 36 ülkeden 41 usta fotoğrafçı bulundukları yerdeki günlük hayatı fotoğraflayarak, çektikleri fotoğrafları biraraya getirdiler. Amaç, yaşadığımız dünyayı daha iyi algılamamızı sağlamak. Derginin update edilmiş verisyonu IPad’de.
$1.99
8a.NATIONAL GEOGRAPHIC TRAVELER MAGAZINE : Dünyanın en çok okunan seyahat dergisi IPad için de hazırlandı.
ÜCRETSİZ
8b. NATIONAL GEOGRAPHIC MAGAZINE : 1888′den beri yayınlanan derginin IPad versiyonu.
ÜCRETSİZ
9. NPPA AMERİKAN ULUSAL BASIN FOTOĞRAFÇILARI DERNEĞİ : Derneğin websitesi içeriğinin yer aldığı IPad versiyonu.
10.PHOTO PROFESSIONAL : İtalya’da ingilizce yayınlanan derginin IPad versiyonu. Dergi, Canon kullanıcılarına hitap ediyor.
‘One in 8 Million’, New York Times’a Emmy kazandırdı
New York Times’ın dikkat çeken multimedya serisi One in 8 Million, Emmy Ödülü kazandı.
New Yorker’ların hikayelerini audio ve fotoğrafla anlatan One in 8 Million, foto muhabirliğinin yapısını değiştiren multimedya dünyasının 2009′da en çok dikkat çeken projelerinden biri oldu.
20. yüzyılda medya sektöründeki liderliğini, multimedya sayfalarında fotoğraflar, audiolar, video ve grafikler ile yeni medyaya da taşıyan New York Times, ”Belgesel’de Yeni Yaklaşımlar” kategorisinde Emmy’i almaya hak kazandı.
Ünlü foto muhabiri James Estrin, NY Times’ın fotoğraf blogu Lens’te yayınlanan röportajında, One in 8 Million serisini hayata geçiren prodüktörler ve foto muhabiri ile görüştü : Tanınmış foto muhabiri Todd Heisler, tecrübeli multimedya prodüktörü Sarah Kramer ve fotoğraf editörü Meaghan Looram.
Estrin : One in 8 Million beni gerçekten etkiledi. Çünkü, yapılabilecek en basit proje.
Looram : Evet, insanlar kendi hikayelerini kendileri anlatıyorlar. Biz de bunu çok şık bir şekilde sunmak istedik ve insanları onurlu bir şekilde anlatmak istedik.
Kramer : Önemli nokta şu : Görsel malzemeyi ses dosyaları ile ”birleştirmeyi” başardık.
Looram : Çoğu durumda Todd daha bir kare bile çekmeden elimizde ses dosyaları mevcuttu. Bu benim için yeni bir durum. Todd için de öyle. Sonuçta daha kusursuz bir birleşme çıktı diye düşünüyorum.
Kramer : Ne tür bir sihir ortaya çıkaracağınızı biliyorsunuz.
Estrin : Bazı insanlar, One in 8 Million’ın haber olmadığını söylüyorlar.
Haisler : Önemli nokta budur. Bence de bu bir haber değil. Bir haberde olması gereken bir olaya ya da herhangi birşeye sahip değil. Bu nedenden dolayı ölümsüz diye düşünüyorum.
Kramer : Buna öykü anlatma – narrative storytelling diyebiliriz.
Looram : Son dakika haberi nesnesi içinde olmasa da, bu şehirde yaşayan hayatlardır. Bundan dolayı da yaptığımız New York’ta olanları belgesel olarak sunmaktır.
Estrin : Fotoğrafların audionun içine yerleştirmeye ne diyebiliriz. Bu işi nasıl görüyorsunuz ?
Looram : Bence en önemli nokta, sizin web sitenize giren kişinin birden çok hissinin olduğunu unutmamanız. İzleyiciler hem duyuyorlar hem görüyorlar. Onların gördükleri duyduklarından fazla olmamalı. Audionun üzerine yapılması, geliştirmesi gerekiyor.
Estrin : Fotoğraflar ile audionun birleştirilmesi nasıl oluyor, bize bunun hakkında bilgi verir misiniz ?
Looram : Ekipten Sarah ile Lexi bu fikirle geldiğinde ve bize ortalama fakat sıradışı yaşayan New Yorker’lıları anlatmayı önerdiklerinde bununla uyumlu fotoğrafları düşünmeye başladık. İlk önce daha çok audio ağırlıklı bir proje olacağını düşündük. İlk başta bir segmentte beş ya da altı fotoğraf olmasını planladık : belki bir tam boy portre, bir iki detay ve bir yüz fotoğrafı. Fakat Todd fotoğraflı çekmeye başladıktan sonra görseller farklı bir boyuta ulaşmaya başladı, çünkü fotoğraflarda çok büyük bir zenginlik vardı. Dayanılmazdı fotoğraflar.
Haisler : Siyah-beyaz fotoğrafın birleştirici bir faktör olmasını istedik, fakat öte yandan biliyorsunuz ki sadece siyah-beyaz fotoğraf kullanmak o kadar kolay değil. Siyah-beyaz düşünmeye başladım. Kendimi daha çok verdikçe daha başarılı çekmeye başladım. Bizim istediğimiz tabi bir yandan da fotoğrafların düşünceli ve sessiz fotoğraflar olmasıydı.
Estrin: Bir fotoğrafçı için ilginç olanı da şu : Audio yapılmıştı ve sen her fotoğrafa çok az zaman harcıyordun. İnsanlar senin çok rahat ve geniş bir süre içinde çalıştığını düşünüyorlar.
Haisler : Normalde bir belgesel fotoğraf çekiyorsanız bir hafta harcamalısınız. Burada olanlarda en uzun süre bir gün.
Looram : Bence fotoğraflardaki çeşitliliğin nedeni de bu.
Haisler : İlk başta daha çok çekmek için kendimi eğittiğimi söyleyebilirim. taxidermist projesinin buna iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum, çünkü tüm hikaye onun apartmanındaydı ve bu da çok daha fazla kafa yormamı gerektirdi. Ben herşeyi fotoğraflara koyamaya çalıştım, prodüktörler de herşeyi audioya koymaya çalıştılar. Hepsi bu.
Estrin : Sarah geldiğinde ve size fikri söylediğinde siz daha önce böyle birşey görmemiştiniz değil mi ?
Looram : Nasıl gelişeceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Zamanımızdan ne kadar bir süreyi ayıracağımızı da bilmiyordum açıkçası. Ama projeye bu kadar konsantre olacağımızı da tahmin etmiyordum. Bitireli 9 ay oldu, bazen yeniden başlatmayı istemediğimi söylesem size yalan söylemiş olurdum. Hepimiz çok çalıştık ama gerçekten çok keyifliydi.
Estrin : One in 8 Million’ın ruhunda ne var .
Kramer : Proje, şehir için bir şiir okumadır bence. Burada yaşayan ve bu şehri seven insanların okuduğu küçük bir şiirdir. Küçük bir topluluk kurmak için yapılmış bir girişimdir. Biraz küçük görünen ama insancıl bir yer yaratma girişimidir.
Corbis’in Fotoğraf Madenine ziyaret..
Pennsylvania’nın Butler kenti yakınlarındaki terk edilmiş bir kireçtaşı madeni, Bill Gates tarafından kiralanarak dünyanın en önemli fotoğraf arşivlerinden birinin saklandığı yere dönüştürüldü..
Sizlere, ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Iron Mountain’de bulunan harabe bir
maden ocağının dünyanın en önemli fotoğraf arşivlerinin saklandığı ”fotoğraf madenine” dönüştürülmesinin ilginç hikayesini anlatacağım.. Corbis’in Fotoğraf Madeni, Amerikalıların görsel tarihe verdiği önemi anlatan bir örnek..
Ken Johnston (yanda) fotoğrafları ve foto muhabirliğini çok seviyordu. Dünyanın en büyük fotoğraf arşivlerinden olan Bettmann Arşivi’yle ilgili yaklaşık 20 yıl araştırmalar yaptı.
80′lerin sonunda Bettmann, United Press International’ın (UPI) tüm arşivini satın aldı. 95′de Bill Gates’in dev fotoğraf ajansı Corbis de, Bettmann’ı alarak tüm koleksiyonun sahibi oldu.
Johnston için problem şuydu; çok sevdiği koleksiyon yavaş yavaş ölüyordu. Bettmann’ın (yanda)
Manhattan’daki ofisinde manila* dosyalarının içinde raflara dizilmiş 11 milyondan fazla negatif, cam negatif ** ve basılmış fotoğraf yavaş yavaş sirkeye dönüyordu. Koku Bettmann’ın bulunduğu kata yayılıyordu. Çalışanlar, paha biçilmez fotoğrafları müşteriler için depolardan çıkarırken burunlarına tıkaç takıyorlardı. Ve de hepsinden kötüsü, negatiflerden bazıları raflarından alınırken dağılıp parçalara bölünüyor, unufak oluyorlardı. Bu koleksiyon aslında dünya fotoğraf mirasının büyük bir bölümünü oluşturuyor ve yavaş yavaş yok oluyordu.
Problemin kökünü ise fotoğrafların çekildiği günden beri sabit olarak kalmaması oluşturuyor. Pek çok fotoğrafçı renkli negatiflerin, basılmış fotoğrafların ve diaların tümünün kısa bir ömrü olduğunun ne acı ki farkında. Özellikle 1950′lerde tanıtımı yapılan filmler günışığını gördükçe yavaş yavaş yok oluyorlardı. Fakat ciddi fotoğrafçılar siyah-beyaz filmlerin bir yüzyıldan fazla yaşayacağından şüphe duymuyorlardı. Onların kavrayamadığı tek şey gizli kimyasal reaksiyonların bazen çok yi muhafaza edilmiş basılmış fotoğrafları ve negatifleri etkileyebileceğiydi.
Negatifler iki materyalin “emülsiyon” ve onun altındaki “taban”ın bir araya gelmesiyle oluşur.
“Taban” olarak, çürüyen bir çeşit plastik olan selüloz asetatın yarattığı asetik asit ya da sirke asidi kullanıldı. İşte sorun burada.
Taban çürüdükçe, emülsiyon büzülüp kabarcık kabarcık olur ve ondan ayrılmaya başlar. Sıcaklık ve nem çürümeyi hızlandırır. Negatifteki süreç bir kez bu noktaya geldikten sonra, fotoğraf artık kullanılamaz olur ve kurtarılamaz. Bettmann Arşivi’nin yaşındaki bir koleksiyonun büyüklüğünü göz önüne aldığımızda, bu süreç bir veba gibi raftan rafa sıçramaya başladı. Özellikle asetat temelli 1930′den 1950′ye kadar olan filmler çok daha hızlı çürüyordu. (yanda)
Bu sürecin yavaşlatılması için bir şey yapılıp yapılamayacağını görmesi amacıyla fotoğraf arşivleme uzmanı Henry Wilhelm, (yanda)
Bill Gates tarafından kiralandı. Wilhelm’in 21 sayfalık raporunda koleksiyonun soğuk bir yere konması öneriliyordu. Özellikle, fotoğrafları saran oda sıcaklığı sıfır alt seviyesine indirilmeliydi. Wilhelm, soğuğun, bir tarihöncesi çukura düşmüş tüylü bir mamutta sağladığı etkiyi, özellikle çürüme başlamadan önce donmasını sağladığını biliyordu. Binlerce yıl sonra hayvan hala el sürülmemiş gibiydi, tüyleriyle birlikte. Fakat 11 milyon fotoğrafın olduğu bir alan nasıl olur da soğutulabilirdi ?
Cevap, Pennsylvania’nın Butler kenti yakınlarındaki terk edilmiş bir kireçtaşı madenindeydi. Appalachian Ormanı’nın yaklaşık 65 metre altındaki madenin içinde 200 bin metrekarelik tüneller vardı. 1960′larda hükümet madenle ilgili kritik bir karar aldı. Maden, Iron isimli bir şirket tarafından satın alınarak Savunma Bakanlığı, Ulusal Arşivler, ana loncalar-dernekler ve film stüdyoları için bir mahzen görevi görmeye başladı. Gates cevabın bu maden olduğuna karar verdi.
Ve, 2001′de 18 tır koleksiyonu Manhattan’dan madene taşıdı. Corbis planı açıkladığında Gates, basın, fotoğrafçılar ve araştırmacılar tarafından adeta yerin dibine sokuldu. New York Times’dan Sarah Boxer birinci sayfadan yayınlanan yazısında şöyle diyordu: “Otto Bettmann’ın (yanda) 1935′de Nazi Almanyası’ndan ranzasının altına sığdırdığı iki eşya sandığı ile Almanya dışına sızdırdığı ve daha sonra tarihi değeri olan dev bir koleksiyon haline getirdiği Bettmann Arşivi, Pittsburgh’un yaklaşık 90 kilometre kuzeydoğusunda, tarih araştırmacılarının uzağında bir kireçtaşı fabrikasının 60 metre altına konulup mahvoluyor.” The Digital Journalist de, Corbis ve Gates’i bir çocuk gibi azarlayan diğer pek çok sesten biri olup, bu muhteşem koleksiyonun yerinin değiştirilerek yayıncıların seçme şansının azaltıldığını savundu.
Gates bu dönemde söylenenlere fazla aldırmadı. Taşıma işleminin büyük bir bölümü gizlice yapıldı. Madene giriş, soğuk savaştan kalma bir görüntüyü andıran sıkı güvenlik önlemleri almış silahlı güvenlikçiler ve ağır demir kapılar arasında yapıldı. Bettmann’ın eski müşterilerine göre, onlar dışarıda kalmışlardı.
Sonra, Bill Gates’in son 25 yılda fotoğraf endüstrisinde olan değişikliklerden sorumlu olduğunu belirttiğim The Digital Journalist’te yayınlanan bir makalemin ardından, biraz da şaşırarak, Corbis’in Haber ve Fotoğraf Bölümü Başkan Yardımcısı Brian Storm’dan bir davet aldım. Davette, küçük bir grup fotoğrafçı ve editörle birlikte madene yapılacak bir seyahate katılmam ve Otto Bettmann’ın 100. doğum yılı anısına hazırlanacak yeni bir kitap için hafta sonunu madende geçirip editörlük ve araştırma yapmam isteniyordu.
Güzel bir ilkbahar günü, madenin ağızına doğru açılan büyük demir kapıyla karşılaştık. Brifing aldıktan ve yangın söndürücüler dağıtıldıktan sonra, küçük grubumuz madenin derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. Yerin 60 metre altında, kendi jeneratörüyle çalışan cıvalı ışıklar -biz kaya duvarlara yapılmış kırmızı kapıların yanından geçerken- tüyler ürpertici kırmızı bir parlaklık sağlıyordu. Onları fotoğraflamamamız konusunda uyarıldık, çünkü İron Dağı’nın hizmet verdiği diğer pek çok müşteri, kendi arşivlerinin ve hayati önemi olan kayıtlarının orada depolandığını bilmesini istemiyormuş.
Madenin içinde yaklaşık bir buçuk kilometre kadar gittikten sonra bir köşeyi döndük. Burada iki küçük hurma ağacı ve bir kapının yanında üzerinde Corbis’in gri logosunun bulunduğu bir plazma ekran gördük . Plazma ekrandaki görüntü belirli aralıklarla değişerek, geçmiş yüzyılın görsel tarihi olan dünyanın bazı büyük fotoğrafçılarının eserlerini gösteriyordu.
Kapının arkasında editör masalarıyla ve ışık kutularıyla donatılmış uzun bir oda bulunuyordu. Burası araştırmacıların koleksiyonu inceleyerek saatler, günler ve haftalar harcayabileceği bir yerdi. Beyaz eldivenli işçiler, içi fotoğraflarla istiflenmiş dosyalar yapıyorlardı.(yanda)
Bu, madenin amacıyla ilgili benim fikrimi değiştirmeye başlayan ilk şeylerden biriydi. Ben tüm bu fotoğrafların -bu bilgi üssünü araştırmak isteyen insanların gözünden uzakta- soğuk depolamayla saklandığını gözlemledim. Aslında,söylenenlerin tam zıttı doğru olanıydı. New York ofisinde araştırma yapmak isteyen herhangi bir kişi için süreç pek kolay değildi. Belli sayıda sıra ve dar bir inceleme alanı vardı ve uzun inceleme gerektiren işler için sürekli gidiş-geliş yapılmak zorundaydı. Burada ilginizi dağıtmanıza neden olacak hiçbir şey yok. Doğru, inceleme yapmak için Pennsylvania’nın batısına gitmek durumundasınız, fakat ciddi araştırmalar için bu büyük bir problem değil.
Aynı zamanda, Corbis koleksiyondaki fotoğrafların scan etme işlemini de sürdürüyor. Bu ucuz bir çalışma değil. Yüksek çözünürlüklü taramasını yapmak, fotoğraf “caption”ını yazmak, photoshop uygulamak ve araştırmasını yapmak fotoğraf başına 70 dolarlık bir maliyet gerektiriyor.
Corbis, araştırmacıları madene getirmek için çalışmalar yapıyor. Müşteriler fotoğrafları buldukça, buradaki personel notlar alıyor ve eğer istenilen fotoğraflar scan edilmemişse, bu en kısa sürede yapılıyor. Koleksiyonun on-line kaynağını oluşturmak için entellektüel bir mücadele yapılıyor. Araştırmacıların -eğer talep ederlerse- New York’tan ya da çevreden madene ulaşımı sağlanıyor.
Yayın odasının hemen arkasında yer alan geniş kubbeli bölümün ısısı Wilhelm’in önerdiği gibi sıfır dereceye indirilme kapasitesine sahip olmasına rağmen, önümüzdeki birkaç yıl için biraz yüksek düzeyde tutulacak. Bu, araştırmacılara arşivlerde istedikleri zamanı harcama imkanı sağlayacak.
Yayın yerinden kubbeli bölüme geçmek için basınçlı odadan geçmek gerekiyor. Ziyaretçiler basınçlı odaya girdiklerinde, dış kapı kapanıyor ve kubbeli bölümün kapısı açılmadan ısı ile havadaki nem dengelenmiş oluyor.
Sadece kubbeli bölüm içeriye doğru yüzlerce metre uzanıyor. Burada, içinde bilgilerinde olduğu milyonlarca fotoğrafı barındıran zarflar, camlı ve raflı dolaplara dizilmiş. Cam negatifler dikkatlice yerleştirilmiş ve kullanılabilir durumda. Buradaki işçiler, çoğu Bettmann’da yıllarca çalıştığı için, kıymetli olanların nerelerde olduğunu biliyor.
Bir işçi, 1930’lardan uluslar arası haber fotoğrafları bölümünü kapsayan bir gözü açtığında hemen sirke kokusunu alıyorsunuz. Tarih Koleksiyonu’nun müdürü olan Ken Johnston’a göre onu en çok tatmin eden şey çürüme sürecinin durdurulduğunu bilmesi. Johnston ve ekibinin karşılaştıkları en büyük sorunlardan biri fotoğrafları çeken foto-muhabirlerinin kimliklerini saptamak. INP,ACME ve United Press’in arşivleme sisteminde, fotoğraf caption’ı kısmına fotoğrafı çekenin isimleri yazılmamış. Corbis çalışanları, fotoğrafın caption kısmından foto-muhabirinin ismini saptamaya çalışıyorlar. Ayrıca, Corbis’in web sayfasını ziyaret edenler de fotoğrafları çeken foto-muhabirleri hakkında bilgilendiriliyor.
Madendeki iki günlük ziyaretimizde, araştırmak istediğimiz projeleri belirledik. Ben bütün Vietnam Savaşı Koleksiyonu’nu görmek istiyorum. Şey, aslında tüm koleksiyonu değil, çünkü bu bir milyondan fazla fotoğrafı kapsıyor. En azından basılmış fotoğrafları görmek istiyorum, çünkü bunlar UPI editörleri tarafından seçilmiş fotoğraflar. Ben de, 1965-1966 yılları arasında Saigon’da Fotoğraf Bölümü Müdürü olarak çalıştım ve o editörlerden biriydim. Sonraki üç saat boyunca, ben 4800 fotoğrafı tek tek inceledim ve buradaki personel bize fotoğraf üstüne fotoğraf verdi. Örneğin bunlardan biri, benim daha önceden de bildiğim, 1966’da Pulitzer Ödülü kazanan Kyoichi Sawada’nın çektiği savaştan kaçmak için nehri yüzerek geçen bir Vietnamlı ailenin (yanda) fotoğrafıydı.
Fotoğraflara gömüldükçe, tamamen unuttuğum bir foto-muhabirinin büyük bir portfolyosunu bir araya getirdiğimi anladım.
Hamburger Tepesi’ndeki savaşla ilgili Shunske Akaatsuka’nın bir hikayesini anlattığımda Corbis çalışanları şaşırdılar. Bu benim gördüğüm en güçlü savaş fotoğrafı portfolyolarından biriydi ve son 35 yıldır arşivlerde unutulmuş uyuyordu.
İşte beni cesaretlendiren şeylerden biriydi bu. Corbis, yerin 65 metre altında bulunan bu bölümde daha çok fotoğrafçıya, editöre ve akademisyene izin verdiği müddetçe bizim görsel mirasımız daha da zenginleşecek, ve çok daha önemlisi, gelecek jenerasyonlar için korunacak.
Iron Dağı Hakkında
• Arşiv 2001 yılında Manhattan’dan Iron Dağı’na toplam 18 özel soğutuculu tırla taşındı.
• Arşivlerin bulunduğu eski maden ocağı New York-Manhattan’a 8,5 saat mesafede.
• 1950’de açılan İron Dağı’nda güvenlik 11 Eylül’e kadar normaldi. Terörist saldırılardan sonra güvenlik çok artırıldı. Bazıları “Iron’a girmek Beyaz Saray’a girmekten zor” diyor.
• Dev bir yeraltı şehrini andıran Iron Dağı’nda 24 saat güvenlik ve 5 motorlu bir yangın söndürme sistemi var.
• Dünyayla iletişim tamamen koptuğunda ve yukarısı bir cehenneme döndüğünde EPA sertifikalı hava ve su filtre üniteleri, tur otobüslerinden büyük çok pahalı nem ayarlama sistemleri ve elektrik jenaratörleriyle burası en az bir hafta daha çalışmaya devam edebilecek.
• Iron Dağı’nın içindeki 130 dönümlük alanda yaklaşık 35 kilometrelik karayolu bulunuyor.
• Bettmann Arşivi’nin yanısıra Iron Dağı’nın içinde, NASA’nın, Hava ve Uzay Müzesi’nin, Ulusal Arşiv’in, Kongre Kütüphanesi’nin (15 milyon fotoğraf), federal hükümetlerin, spor takımlarının, gazete ve tarihi toplulukların fotoğraf arşivleri de bulunuyor.
Dipnotlar:
* Manila : Manila kenevirinden yapılmış sağlam ambalaj kağıdı.
** Cam fotoğraf : Fotoğrafın icadı, ‘Camera Obcura’ içerisinde ışığa duyarlı kimyasalların, ışığı kaydetmeye uygun olduğunun anlaşıldığı zamana dayanır. İlk olarak uzunca bir süre fotoğraf filmlerinde taban olarak cam kullanılmıştır.
(Bu yazı, Abdurrahman Antakyalı’nın editörlüğünü yaptığı fotomuhabiri.com için Tolga Adanalı tarafından Dirck Halstead’in yazısından hazırlanmış ve daha önce fotomuhabiri.com’da yayınlanmıştır)
New York’ta Reza ile 3 gün..
National Geographic’in en önemli isimlerinden Reza fotoğrafçılığa bakışını anlattı
Dünyanın en önemli fotoğrafçılarından Reza Deghati ile ödül koleksiyonuna bir tane daha eklemek için geldiği New York’ta buluştuk. Paris’te çalışmalarını sürdüren İran asıllı ünlü foto muhabiri, 30 yıldır ağırlıklı olarak National Geographic adına fotoğraflar çekiyor.
Çektiği ”iconic” fotoğraflarla her geçen yıl ününe ün katan Reza, fotoğrafın ”babalarından” sayılan Capa’ların Times Meydanı yakınlarındaki ünlü okulu International Center of Photography’den alacagı ”infinity” ödülü için New York’ta.
Kurduğu Aina Vakfı ile foto muhabirliğini de aşarak kendi ideallerinin peşinden koşan Reza, Afganistan’da foto muhabiri eğitmeye başlamış.
30 yıldır Balkanlardan, Afrika’ya, Orta Doğu’dan Asya’ya hemen her çatışma ve savaş bölgesinde bulunan Reza birikimlerini de sık sık konferanslar ve seminerler aracılığıyla genç kuşaklarla paylaşıyor.
Tabi sadece çatışma fotoğraflarıyla değil, ”soft” projeleriyle de biliniyor. NatGeo’ya yaptığı bir projesi için Türkiye’de 6 ay kalmış.

ICP’de Documentary Photojournalism okuyan genç foto muhabiri adaylarına yaklaşık bir saat ders verdiğinde ben de oradaydım. Gözlemlediğim en önemli nokta, öğrencileri fotoğraflarından çok fikirleri ve konuşma yeteneği ile etkilemesi.
”Birleşmiş Milletler ömrünü tamamladı, barışa katkı sağlayamıyor. Dünyayı savaşlardan kurtaracak yeni ve gerçekçi bir örgüte ihtiyaç var” diyor mesela..
Ya da ”Amerika’nın Afganistan’da harcadığı yıllık 6.7 milyar doları Afganlılara verin bakın nasıl kalkınıyorlar” diyor..
Yeni fikirler duymaya aç idealizm peşindeki genç foto muhabiri adaylarını da bir saat içinde kendine hayran bıraktırıp oradan ayrılıyor.

Daha sonra belki de New York’un en güzel yeşil alanı Bryant Park’ta oturduk ve projeleri, yaşamı ve hayata bakışı üzerine uzun uzun konuştuk.
En dikkat çekici özelliklerinden birisi bildiği yabancı dil sayısı. Üstelik hemen hepsini de çok akıcı şekilde konuşabiliyor. Aslen Iranlı olduğu için Farsça ve Arapça’yı zaten biliyor, İngilizce’yi çok akıcı konuştuğuna öğrencilere verdiği derste şahit oldum. Benimle gayet iyi Türkçe konuştu. Uzun yıllardır Paris’te yaşadığı için Fransızcası ana dili gibi. Bir de üstüne İtalyancayı çok iyi bildiğini, Uygurca ve Kazakça da konuştuğunu söyleyince, ben sustum ![]()
Aşağıda, Reza ile Anadolu Ajansı için yaptığım röportajı okuyabilirsiniz.
Dünyanın sayılı foto muhabirlerinden İran asıllı Reza Degati, kurucusu olduğu ”AINA” Vakfı (Afgan Medya ve Kültür Merkezi) ile Afganistan’daki 6 şehirde yazılı ve görsel medyayı geliştirmek için gönüllü temsilcileri ile eğitim veriyor.
Dünyaca ünlü eğitim kurumu International Center of Photograpy’nin (ICP) kendisine layık gördüğü ”foto muhabiri onur ödülü”nü almak için New York’a gelen Reza, burada Anadolu Ajansı’nın sorularını yanıtladı.
30 yıldır National Geographic dergisine fotoğraflar çeken, son yıllarda hazırladığı belgeseller ile aralarında Emmy’nin de olduğu pek çok ödül alan Reza, ”Birlemiş Milletler örgütü artık hantal bir yapıya büründü ve dünya barışı için gereken katkıyı yapamaz hale geldi. Afganistan, Irak gibi ülkelerde birinci öncelik oradaki insanları eğitmektir. Biz de 2001 yılında kurduğumuz Aina Vakfı ile küçük de olsa bu eğitime katkıda bulunmaya çalışıyoruz” dedi.
ABD’nin Afganistan’da harcadığı paranın 6,7 milyar dolar olduğunu vurgulayan Reza, ”Kimse ABD’nin harcadığı bu rakamı sorgulamıyor. Eğer bu parayı savaşa harcamak yerine Afganistan’a verseniz o ülkede insanların eğitimine harcasanız, ülke kalkınır” diye konuştu.
Son yıllarda Afganistan’da eğitime önem verdiğini ve bunun üzerine projeler geliştirdiğini ifade eden Reza, bu ülkede neler olduğunu görmek ve göstermek istediğini belirtti.
Fotoğrafçılığı bir “görsel tarih” olarak gördüğünü kaydeden İran asıllı foto muhabiri sözlerini şöyle sürdürdü :
”Nemrut Dağı’na o heykelleri dikenler de aslında o dönemin fotoğrafçıları, Efes’i meydana getirenler de yine o dönemin fotoğrafçıları. Biz de elimizde fotoğraf makinesi tabir edilen cihazla, anı dondurarak bu dönemin fotoğrafını çekiyoruz. Ben aslında bir mimarım, bir tasarımcı ve bir grafikerim. Basın mensupları ve foto muhabirleri olarak bizim görevimiz insanlara dünyada neler olup bittiğini göstermektir ve toplumları medya aracılığıyla doğru yöne sevk etmektir. Afganistan’da da bunu yapmaya çalışıyoruz. Kimse orada eğitimle ilgilenmiyor. Sadece ‘okul yapıyoruz’ diye binalar dikiliyor. Binalarda eğitimi kim verecek? İnsanları eğitmelisiniz ki onlar da diğer insanları eğitsin. Aina Vakfı da Afganistan’daki 6 şehirde medya mensuplarını habercilik ve görsellik konusunda eğitiyor, 15′in üzerinde yerel ve ulusal gazeteye destek oluyor.”
-GAYRI RESMİ GÖRSEL EĞİTİM-
21. yüzyılı bir bilişim ve iletişim çağı olarak gören Reza, ”21. yüzyılın eğitim sistemi de iletişimin en güçlü araçları olan fotoğraf ve videonun üzerine kuruluyor. Ben bu eğitim sistemini ‘gayrı resmi görsel eğitim’ olarak isimlendiriyorum. Önümüzdeki 20 yılda eğitim tamamen fotoğraf ve video üzerine kurulacak. Bu noktada da biz foto muhabirlerine ve gazetecilere büyük görev düşüyor” diye konuştu.
Hayatını Paris’te sürdüren, Tebriz doğumlu 58 yaşındaki ünlü fotoğrafçı, iletişimin kendi kişisel gelişiminde de en önemli rolü oynadığını kaydetti.
7 dili çok iyi şekilde konuşabilen Reza, ”Farsça, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Uygurca’yı iyi derecede biliyorum. Ne kadar çok dil bilirseniz o kadar çok iletişim olanaklarınız artar. İranlı bir foto muhabiri olarak benim dünya çapında tanınmamda, ağırlıklı olarak bulunduğum Balkanlar, Orta Doğu, Afganistan, Afrika’daki savaş ve çatışma ortamlarında çektiğim fotoğrafların tabii ki rolü çok büyük. Ancak bildiğim çok sayıdaki yabancı dilin de rolü yadsınamaz” dedi.

Amerika ve Avrupa’daki ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkede foto muhabirliği ve gazetecilik üzerine dersler ve konferanslar veren ünlü fotoğrafçı, son yıllarda National Geographic televizyonuna hazırladığı belgesellerle adından söz ettiriyor.
Biri kendi hayat hikayesini anlatan belgeselle olmak üzere iki kez Emmy Ödülü’ne aday gösterilen ve bu ödülü bir kez alma başarısını gösteren Reza, 1991′de Birleşmiş Milletler adına ”danışman” sıfatıyla Afganistan’da görev almıştı.
16 kitabı bulunan ünlü fotoğrafçının, Fransa’dan şövalyelik nişanı, UNICEF ödülü, Missouri ve Chicago Üniversiteleri Onur Ödülü, Lucie Vakfı ve ICP’den Foto Muhabiri Onursal Ödülü başta olmak üzere, pek çok uluslararası ödülü bulunuyor.
fotoğraflar : Tolga Adanalı
World Press Photo yarışmasında manipülasyon nedeniyle ödül iptal edildi
World Press Photo’da spor kategorisi röportaj dalında ‘Sokak Boksörleri’ serisiyle üçüncü olan Stepan Rudik’in, bilgisayar programıyla fotoğrafın içeriğinde değişiklik yaptığı belirlendi.
NEW YORK – Dünyanın en saygın fotoğraf ödüllerinden kabul edilen World Press Photo’da, 2010 ödülleri arasında yer alan “Sokak Boksörleri” konulu spor kategorisi röportaj dalı üçüncülük ödülü, yarışma jürisi tarafından “fotoğrafın orijinal içeriğinde değişiklik yapıldığı gerekçesiyle iptal edildi.
Ukraynalı fotoğrafçı Stepan Rudik’in 12 kareden oluşan foto-röportaj serisi, yarışma jürisi tarafından geçen ay açıklanan sonuçlara göre spor kategorisinde röportaj dalında üçüncülük ödülünü almıştı.
Fotoğrafın orijinal “RAW” dosyalarını talep eden World Press Photo jürisi, bir kez daha yaptığı değerlendirme sonrası Rudik’in 12 kareden birinde “içerik değişikliği” yaptığını saptayarak, kural ihlali olduğu gerekçesiyle ödülü iptal etti.
Fotoğraf meraklılarının da yakından takip ettiği World Press Photo’nun internet sayfasında daha önce Rudik’in fotoğraflarının yer aldığı bölüme de “Diskalifiye edilmiştir” ifadesi konuldu.
World Press Photo jürisi, yaptığı açıklamada, yarışmaya katılacak fotoğrafların bilgisayar üzerinde yapılacak işlemlerinde “geleneksel karanlık oda uygulamaları” olarak bilinen “genel ayarlamaların” yapılabileceğini belirterek,
“Orijinal RAW fotoğrafların fotoğrafçıdan talep edilmesi sonrası yapılan inceleme sonrasında, yarışmaya gönderilen bir karede boksör elinin arkasındaki bir nesnenin fotoğraftan çıkarıldığını saptadık ve ödülü kural ihlali gerekçesiyle iptal ettik” denildi.
DEĞİŞİKLİĞİ KABUL ETTİ
Ödülü elinden alınan Ukraynalı fotoğrafçı Rudik ise British Journal of Photography isimli İngiliz fotoğraf dergisine yaptığı açıklamada, fotoğrafta değişiklik yapıldığını kabul ederek, “Orijinal fotoğrafla benim kadrajlayıp gönderdiğim kare arasında bir nesne değişikliği var. Arka plandaki insan bacağının görülen ufak bir kısmı kaldırıldı. Ancak bu değişiklik, ana konuyla ilgili olmayan küçük bir ayrıntı” ifadesini kullandı.
Rudik, ödülünün iptal edilmesinin ve World Press Photo tarafından böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalmasının kendi ünü ve kariyeri açısından önem taşıdığını kaydetti. Rudik, yapılan değişikliğin “belirgin” bir değişiklik olmadığını ve yarışma jürisinin verdiği kararı doğru bulmadığını da açıkladı.
Ukraynalı fotoğrafçı Stepan Rudik, ülkesinde saygın bir foto röportajcı olarak tanınıyor.
Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, Photoshop gibi programlar yardımıyla fotoğrafın içeriğinde yapılan değişiklikler, önemli fotoğraf kurumlarında da sıklıkla tartışılıyor. Daha önce de pek çok yarışmada bu tür değişiklikler nedeniyle ödüller iptal edilmişti. Bazı fotoğraf ajansları ve gazeteler, etik olmadığı kabul edilen “içerik değiştirme” nedeniyle foto muhabirlerinin görevine son vermişti.
Yeni medyalar ve 21.Yüzyıl’da Foto Muhabirliği
21. YÜZYIL’DA FOTO MUHABIRLİĞİ – AMERİKA’DA NELER OLUYOR
Yazı : Tolga Adanalı
Canon ve Nikon’un DSLR fotoğraf makinelerine 2 sene once video çekme özelliğini eklemeye başlaması ve son olarak yeni piyasaya sürdükleri profesyonel makineleri D3s ve Mark IV’e de video özelliği koyması foto muhabirliği mesleğinin nasıl bir noktaya gittiği üzerine 2 yıldır yapılan tartışmaları yeni bir boyuta taşıdı.
New York’ta devam eden PDN Fotoğraf Fuarı’nda düzenlenen seminerlerin ana konsepti de bunun üzerine kuruluydu.
Foto muhabirliğinin önde gelen isimleri, Chris Morris, Ron Haviv, Vincent Laforet, James Nachtwey, Antonon Kratochvil, John Stanmeyer, Stephen Mayes ve Pete Souza, foto muhabirliği üzerine görüşlerini paylaşıp, ABD’de ‘videojournalist’ yani ‘video muhabiri’ olarak adlandırılan ‘yeni düzeni’ değerlendirdiler.

Video da çekebilen yeni Canon EOS 1D Mark IV, PDN Fuarı'nda Canon yetkilisi tarafından gösterilirken. Video için yeni bir göğüs tripod da geliştirilmiş. (fotoğraf : Tolga Adanalı)
Yeni Foto Muhabirliği tanımlaması nasıl yapılıyor ve Amerika hangi noktada
İlk olarak yüreklere su serperek başlamakta fayda var : ‘Foto Muhabirliği ölmüyor.’ Ama işleyiş
ciddi şekilde değişiyor. Kimsenin ‘kameraman mı oluyoruz?’ kaygısına kapılmasına gerek yok. Kameramanlık ile videojournalism birbirinden çok farklı iki ayrı nokta.
Ama, son 10 yılda internetin inanılmaz hızlı gelişimi, 3G gibi yeni ve hızlı iletişim kanallarının cebimize kadar gelmesi, filmin yerini alan dijitalin yine 10 yıl içinde evrim geçirerek film teknolojisinin ilerisine gitmesi, televizyonun web’in içine girmeye başlaması ve WEB TV’lerin internette yerini alması ve gazetelerin internet baskılarının her geçen gün kağıt baskılara karşı önemini artırması gibi etkenler foto muhabiri mesleğini de kaçınılmaz bir değişimin içine soktu.
Şimdilerde, Türkiye’de gazetelerin web sitelerinde ‘fotoğraf galerileri’ olarak karşımıza çıkan, henüz bizde çok yaygın olmamasına karşın sıklıkla uygulandığı ABD’de ‘multimedya’ olarak tanımlanan ve zaman zaman ses ve müzik ile desteklenen yeni tip fotoğraf sunuşu, artık video ile de karıştırılarak, bazense sadece kısa video kareleri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu yeni sistemi VII (Seven) fotoğraf ajansının önemli isimlerinden Chris Morris çok net bir şekilde şöyle açıklıyor : ‘Yeni düzenin bize getirdiğini şöyle özetleyebiliriz: bir kare fotoğraf çekmek yerine, 5’er saniyelik akışkan fotoğraf kareleri çekerek ve bunları bir araya getirerek bir hikaye anlatmak. Tabiki fotoğraf karesi ölmüyor, ama yeni düzende still (kare) ve video birleşiyor’
‘VII ya da Magnum gibi ajansların çalışma stiliyle, günlük haber geçen bir ajansın ya da günlük gazetenin foto muhabirinin çalışma düzeni tamamen farklıdır’ diye bilirsiniz. Foto Muhabirliği’nin öncüsü ABD’de, Reuters ve AP foto muhabirlerinin de multimedya eğitiminden geçerek videojournalism’I öğrendiğini söylersek, New York Times ve Washington Post’un kadrolarına geçen sene videojournalistler aldığını belirtirsek, Beyaz Saray’ın da ilk kez kardosuna videojournalist kattığını eklersek Amerika’nın hangi noktada olduğu ortaya çıkar.
Seminerler ve konuşmalardan notlar
Tüm konuşmacıların ortak buluştuğu nokta şu : ‘geleneksel medya’ değişiyor. Online iletişim kanallarının her geçen gün etrafımızı daha da sarması, gazete ve dergilerin kağıt baskıları uydu-kablo televizyon gibi geleneksel medyanın liderliği yavaş yavaş internet, 3G gibi iletişim kanallarına bırakması gazetecilik mesleğinin hemen her kolunda olduğu gibi, foto muhabirliğini de kaçınılmaz olarak belli bir değişime sokuyor. Aşağıda, bazı önemli isimlerin konu hakkındaki görüşlerinden derlediğimiz notlar yer alıyor :
Stephen Mayes 
VII Fotoğraf Ajansı Genel Direktörü Stephen Mayes, ’21.Yüzyılda Haberi Yeniden tanımlamak’’ başlıklı konuşmasında şu an bir belirsizlik yaşandığını belirterek, ‘Gazetecilerde gözlemlediğim ve zaman zaman bana gelerek söyledikleri onların da belirli bir korkuyu içlerinde barındırdıkları. Online iletişimin 2000’den bugüne dek çok hızlı gelişmesi neticesinde kaçınılmaz değişim artık başladı. Bu tabiki hepimiz için sancılı bir dönem olacak. Ama açık olan şu, değişime ayak uydurabilenler ayakta kalacaklar. Kağıt baskılar tabiki çok önemliydi ve neredeyse yüzyıldır müthiş bir gelişim kaydetti. Ancak, sınırlı sayıda şeye yer verdiği için hepimizi sınırlıyordu. Ben online konusunda bize yeni ufuklar açacağı için iyimserim. Foto muhabirleri de daha fazla eserini daha farklı yollarla daha farklı kitlelere sunma olanağına kavuştular. Bu da onları ister istemez çok daha sert bir yarışın içine sokuyor ve böylelikle videojournalist gibi yeni kavramlar ortaya çıkıyor, ses ve müziğin fotoğrafla içiçe geçtiği bir yeni düzene adım atıyoruz ’ dedi.
Chris Morris 
Time Dergisi’nin sözleşmeli foto muhabiri olan aynı zamanda VII Fotoğraf Ajansı’nın da bir üyesi olan Chris Morris de, değişen düzeni en iyi takip edenlerden biri. Yıllarca savaş muhabirliği yaptıktan sonra, tarzını tamamen değiştiren ve Time Dergisi adına Başkan Bush’u 8 yıl boyunca takip eden Morris, şimdi de Time için Obama’yı izliyor. Fotoğrafla videonun buluşmasını en iyi tanımlayan cümleleri kullanan Morris şöyle konuştu :
‘Ben ilk olarak 2006’da Bush döneminde çektiğim bir kısa film benzeri prodüksiyonu yayınladım, ‘The Dear Leader-Sevgili Liderimiz’ videosu çok olumlu talepler alınca, benzerini şimdi Obama için yaptım, önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Ben bu video işini şöyle tanımlıyorum : Akan fotoğraf kareleri. Yani, 3’er 5’er saniyelik kareleri biraraya getirerek arkaya da ses ekleyerek çok değişik sonuçlar ortaya çıkıyor. Tablki herkes bu fotograf-video karışımı noktasında kendi tarzını belirliyor. Bu da benim tarzım.’
Morris devam ediyor : ‘Alanının iki öncüsü Time ve Newsweek’I kıyaslarsak Time biraz daha geride kalıyor, Newsweejk bu yeni düzene biraz daha hızlı alışıyor gibi. Ancak, şunu söyleyebilirim ki online dünya o kadar büyük ve hızlı gelişti ki eğer ayak uyduramazlarsa o büyük isimleri tarihin sayfalarındaki yerini alacak. Marka tabiki çok kuvvetli, bu iki marka da çok önemli bir isim, ama 10 yıl içinde ortaya çıkan markalara bakın, Google, Facebook ve diğerleri. Bunlar var mıydı?,Ayak uyduramazlarsa malesef yok olurlar.’
Ron Haviv 
Hazırladığı dosyalarda videoyu sürekli kullanan Newsweek Dergisi’nin sözleşmeli foto muhabiri ve VII Fotoğraf Ajansı üyesi Haviv de konu hakkındaki düşüncelerini mesleğe nasıl başladığıyla ilgili anlattığı bir hikayeden yola çıkarak paylaştı :
‘Foto muhabirliği okulundan mezun olduğumda, New York’ta iş arıyordum. Bundan 20 yıl kadar once. Heryere portfolyomu yolluyorum ama hep red cevabı alıyordum. Sonra bir New York gazetesi beni kabul etti ve işe başladım. Birgün bir festivalde Chris Morris ile tanıştım, bana ‘Panama’ya gidiceğim’ dedi, ben de ‘Aa, ben de oraya gitmeyi planlıyorum, tesadüf’ dedim. Halbuki öyle birşey yok. Sonra gazeteye söyledim, Panama’da iç karışıklık var, gidip çeksek diye, reddettiler. Chris’e gazetenin vazgeçtiğini söyledim, O da aldığı uçak biletinin promosyonu olduğunu, ikinci kişinin yanında gelebileceğini söyledi. Ben de gittim. Çektiğim fotoğrafları Newsweek’e sattık, kapak fotoğrafı oldu. Chris, benim kadar şanslı değildi, çok iyi fotoğraflar olmadı. O zaman video da çektim. O görüntüler de çok televizyonda kullanıldı. Tabi, o zamanki şartlar bugünküler gibi değil, online yok. Ama şimdi, o zaman yaptıklarımı birleştirip çok güzel dosyalar oluşturuyorum. Ben videoyu 2000’li yıllardan beri kullanıyorum ve yaptığım multimedyalarda hep yeralıyor. Meslek çok hızlı bir değişim içinde. İnternet hepimize yeni kurallar getiriyor. Herkes yarışın bir parçası olmak durumunda, yoksa siliniriz. Belirli bir entellektüel birikime sahip olmak ve bu tarihsel, sanatsal, genel kültür ne derdesiz deyin bu bilgiyi doğru harmanlayarak video fotoğraf ses gibi iletişim kanallarıyla fotoğraflara yansıtmamız gerekiyor’
Antonin Kratochvil 
Çek asıllı fotoğrafçı da VII ajansının bir üyesi. Foto muhabirlerinin çoğundan farklı bir stile sahip Kratochvil, son dönem ilginç çalışmalara imza atıyor. Konuşmasında, New York Times’da okuduğu bir makaleden, Irak’taki Ebu Garip’te yaşananlardan Amerikan halkının yüzde sekseninin haberdar olmadığının saptandığını öğrendiğini ve bunu daha geniş kitlelere duyurmanın yollarını aradığını söyleyen Kratochvil, Ebu Garip’I Çek Cumhuriyetin’de yaptığı çalışma ile kurma fotoğraflarla tekrar fotoğraflayıp bunları VII sitesinde yayınladıklarını, çeşitli yayıncıların da bu fotoğraflara ilgi duyduğunu söyledi. Kratochvil,
‘Video gelişmekte olan bir dal. Fotoğrafın hiçbir zaman ölmeyeceğine inanıyorum. Ama geleneksel medya değiştiği için bu fotoğrafların sunumları da değişiyor. Eskiden bir dergide haberle ilgili bir kare fotoğraf yer alırdı. Şimdi aynı markanın internet sitesinde aynı haberle ilgili 15 kare fotoğraf yer alıyor. Bu değişimin kesin kanıtı. Ses ve diğer ögelerle bu süsleniyor. Bir grup arkadaşımızla beraber en son bir ortak belgesel film çektik. Operation Homecoming-Eve dönüş Operasyonu isimli. Belgesel Oskar’a da aday oldu.’ diyerek foto muhabirliği ve multimedyanın geldiği noktayı vurguladı.
Vincent Laforet 
Laforet, hiç şüphesiz ki yeni nesil foto muhabirliği kavramının dünyadaki en öncü birkaç isminden biri. Canon’la da anlaşmalı olarak çalışan ve kadrolu çalıştığı New York Times gazetesinden istifa ederek kendi şirketini kuran Laforet, hava fotoğraflarıyla da ünlü pekçok ödül kazanmış bir isim. Laforet, Canon’un 5D Mark II’si ile kısa filmler çekerek konuya çok daha farkli bir açıdan yaklaşıyor.
‘Foto muhabirliği öldü diyorlar. Gazetele matbaalarına kilit vurulduğunda biz de tamamen yok olmuş olacağız diyorlar. Fotoğraf her zaman biryerlerde olmayı sürdürecek bence. Foto muhabirliği de asla ölmeyecek. Ancak görülen şu ki ciddi bir kabuk değiştiriyor. Şu an bulunduğu noktadan çok daha farklı bir yerde olacağı kesin. Bence fotoğraf dünyanın en büyük hobilerinden biri olmayı sürdürdüğü müddetçe ve gelişmeye devam ettiği müddetçe fotoğrafçılık da foto muhabirliği de gelişecek. 10 yıl sonra bir gazetenin web sitesinde ya da bir başka bir web ortamında bir slide show görmeye devam edeceğiz. Ancak bu, video, ses ve medyanın diğer şekilleri ile takviye edilmiş slide show’lar olacak. Tek başına bir kare gazetedeki gibi olmayacak. Ama şunu söyleyebilirim ki tek kare fotoğraflar New York Times ya da herhangi bir gazetenin internet sitesinin baş sayfasında bugünkü gibi durmuyor olacak. Bugünler çok uzak değil. Reklam sektörü için de aynı şeyler geçerli, bakın web reklamlarına tek karelik fotoğraflardan oluşan reklamların yavaş yavaş kalktığını göreceksiniz, hep ses ve video ile takviyeli reklam fotoğrafları var. Benm görüşüm eğer tek kare fotoğraflar bugün hala webde yer alıyorsa bunun nedeni kurumlar videolara ya da multimedyalara yüksek ücretler ödeyemediği içindir. Bu multimedyaların fiyatları düşmeye başlayınca ve kablosuz ağların bunları transfer hızı, yani cep telefonlarımızdan ya da laptoptan izleme hızı çok daha hızlı olduğunda- ki bu uzak bir zaman değil- bu tek kare fotoğraflara web sitelerinde güle güle dememize neden olacak. İşte Canon, Nikon ve diğerlerinde videonun da ciddi bir şekilde yer almasının nedeni bu. Herkes 3-4 yıl sonrasına gore konumunu belirliyor. Foto muhabirleri de ajanslar da 3-4 yıl sonrasına gore konumlarını belirlemek zorunda. Hazırlıklı olmayanlara baybay demek zorunda kalacağız’
Pete Souza 
Beyaz Saray Baş Foto Muhabiri Pete Souza, kendisinin Canon EOS 5D Mark II kullandığını belirterek video işine çok uzak olduğunu, ancak mesleğin yeniliklerine her zaman yakın olduğunu belirterek şöyle dedi :
‘Video işine ben çok uzağım. Çok fazla bilgim yok. Ama teknolojiyi ve sektörün gelişimini de yakından takip ediyorum. Beyaz Saray’a bunun için bir videographer (videjournalist) aldık. Seçim döneminde de Obama ekibiyle çalışmış bir arkadaşımızı Beyaz Saray’a videocu olarak aldık. Bu Beyaz Saray için bir ilk. Tabi ne yapacağını şu an ben de bilmiyorum. Birşeyler çekiyor ama bu işi nasıl konumlandıracağımızı daha henüz belirleyemedik. Gelişmeleri izliyoruz ve teknolojik açıdan geri kalmamaya çalışıyoruz.’
James Nachtwey 
Nactwey’in aslında buradaki gelişmelerle pek bir ilgisi yok. O’nun bu konudaya verdiği cevap çok kısa ve netti : ‘I am shooting stills- ben fotoğraf kareleri çekiyorum’. VII Fotoğraf Ajansı’nın kurucularından olan Nachtwey, PDN fuarında kendisi için özel olarak hazırlanan dev salonda 1 saatlik bir sunum yaptı. Hemen hemen dünyadaki tüm çatışma yerlerinde bulunmuş olan Nachtwey’in çektiği fotoğrafları, ustaca hazırlanmış bir sunum eşliğinde izleyiciler ile paylaşması sonrası herkes O’nu ayakta alkışladı. Mütevazi bir kişiliğe sahip olan ve program sonrası herkesle tek tek konuşan, fotoğraf çektiren Nachtwey, bu tartışmaların tamamen dışında geleneksel fotoğrafın temsilciliğini sürdüreceğe benziyor. PDN Fuarı’nda da ‘yaşayan efsane’ olarak takdim edilen Nachtwey, yukarıdaki isimler her ne kadar önemli olsa da onların dışında çok daha farklı bir noktada fotomuhabirliği dünyasında kendi yerini belilrliyor. Çok daha sosyal ve derinlemesine olayları yorumlama özelliğine sahip efsane foto muhabiri, konuşmasını web sitesinde de yer alan ünlü sözü ile tamamladı : ‘Ben şahidim ve bu fotoğraflar da benim kanıtlarım. Fotoğraflarla kaydettiğim bu olaylar asla unutulmamalı ve asla insalık için bir daha tekrarlanmamalı. Bizim sağladığımız hizmet bilinçli olmak zorunda ve herkesin dikkatini çekmeli. Çalışmalarımız, açık ve özgür bir toplum için hayati önem taşır niteliktedir’
(fotoğraflar : Tolga Adanalı)

bir yorum yazın